İSTANBUL BAROSU: 146’DAN 150. YILINA

İSTANBUL BAROSU: 146’DAN 150. YILINA

24.10. 2026 Olağan Genel Kurulu Açılış Konuşması – Av. Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu

Değerli meslektaşlarım,

Kanun-i Esasi’nin 150. yılına iki ay, İstanbul Barosunun 150. yılına iki yıl kala toplanıyoruz. Anayasa ile Baro, bu topraklarda aynı kuşağın eseridir: Biri iktidarı sınırlamak, öteki savunmayı kurumsallaştırmak için doğdu. Son iki yıl, bu iki mirasın aynı anda sınandığı bir dönem oldu.

İki yıl önce bu salonda bir yönetim seçtiniz. O yönetim, göreve gelişinin ikinci ayı dolmadan bir soruşturmayla, beşinci ayında bir görevden alma kararıyla karşılaştı.

Gerekçe, 21 Aralık 2024 tarihli bir kamuoyu açıklamasıydı. Bir baronun yapabileceği en olağan şeyi yapmış, hukuk istemiştik. Bunun üzerine hem görevden alma davası hem ceza davası açıldı. Yasa yoluyla bölünemeyen Baro, yargı yoluyla yönetimsiz bırakılmak istendi. Görevden alma kararı istinaf incelemesindedir. Ceza davasında ise 9 Ocak 2026’da oybirliğiyle beraat ettik. Bu karar istinaf incelemesinden de geçti: İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi, Cumhuriyet Başsavcılığının istinaf başvurusunu esastan reddetti.

Bu davalarda bütün meslektaşlarımızın güvencesini savunduk. Bir baronun, hukukun üstünlüğünü savunma görevini yerine getirdiği için yargılanabildiği bir düzende hiçbir avukatın cübbesi güvencede değildir. Bu iki yılda meslektaşlarımız karakolda, adliyede, haciz mahallinde saldırıya uğradı; birçoğu gözaltına alındı, tutuklandı. Adliye kapısında müdafilerin ve Baro yöneticilerimizin içeri alınmadığı günlere tanık olduk. Meslektaşımız Av. Hatice Kocaefe, yürüttüğü bir icra takibi nedeniyle öldürüldü.

23 Şubat 2025’te Haliç’te sekiz bine yakın meslektaşımız aynı sözü söyledi: “Seçimle gelen, ancak seçimle gider.” Bugün bu salonda sandığın kurulması, o ilkenin gerçekleşmesidir. Baronun yönetimini bu genel kurul belirler. Kim seçilirse seçilsin, bu ilke hepimizin ortak güvencesidir.

Genel Kurulu açarken, iki yıllık dönemin etkinliklerine ışık tutan ana kural, ilke ve değerlere dikkat çekmek uygun düşer:

  • Başlık I: Savunma mesleğinin dayanağı: “Adalet anlayışı”
  • Başlık II: Savunma mesleğinin icra edildiği hukuk düzeni
  • Başlık III: Adil yargılanma hakkı ve savunma (hukukun üstünlüğü ve insan hakları)
  • Başlık IV: Altyapı ve lojistik hizmetleri
  • Başlık V: Avukatlık meslek faaliyet alanlarını genişlettik; sürekli eğitim
  • Başlık VI: Baro Başkanı olarak üyelerimize karşı sorumluluğum
  • Başlık VII: Anayasa (1876) ve İstanbul Barosu (1878): 150. yıl

BAŞLIK I: SAVUNMA MESLEĞİNİN DAYANAĞI: “ADALET ANLAYIŞI”

Savunma, adalete bireysel, birlikte (dayanışma) ve kurumsal (Baro) ölçekte etkinliklerle katkıda bulunur.

1.- Avukat ve dignitas

Adalet, devletin temelidir; Türkiye Cumhuriyeti, “adalet anlayışı” temelinde insan haklarına dayanır. Adil (dürüst, düzgün, hakkaniyete uygun) yargılanma hakkı (AYH), devletin erkler (iktidarlar) ayrılığı ve yargı bağımsızlığı ekseninde örgütlenmesi ölçüsünde gerçekleşir. Bu bakımdan, bütün hak ve özgürlükler için geçerli bir hak olan AYH, devletin buna özgü yükümlülüklerini yerine getirmesine elverişli bir örgütlenme tarzını gerekli kılar. Hak ve özgürlükler bütününü kapsamına alan adil yargılanma hakkı, usule ilişkin bir güvence olmanın da ötesine geçer.

Sav+savunma+hüküm (S+S+H) diyalektiğinin eşit bileşeni olan savunma, yargılama sürecinin ana aktörüdür.

Savunma andı bunun kanıtıdır: “Hukuka, ahlaka, mesleğin onuruna ve kurallarına uygun davranacağıma namusum ve vicdanım üzerine and içerim.”

Adil yargılanma hakkı, bütün özgürlük ve hakların güvencesidir. Ne var ki mahkemede adalet, ülkemizin en önde gelen sorunu ve gündemidir. Konumuz açısından önemi şudur: Adil yargılanma hakkı, en çok ihlal edilen hak ve özgürlüklerin başında gelmektedir. İhlallerin çokluğu, savunmanın etkisizleşmesi kadar avukatların savunma haklarının da zedelenmesi anlamına gelir. Bu ise yurttaşların kitlesel mağduriyetiyle sonuçlanmaktadır.

İhlaller yelpazesi, ülke, toplum ve devlet üçlüsünde şöyle de ifade edilebilir: Devlet açısından hukuk devletinin, toplum bakımından toplumsal adaletin, ülke açısından ise çevresel adaletin yokluğu.

Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyal hukuk devletinde somutlaşan nitelikleri, “adalet anlayışı”na dayanır (md. 2).

Baroların işlevine gelince; avukatlık mesleği, sav+savunma+hüküm (S+S+H) diyalektiğinde savunmayla sınırlı olmayıp yargılama sürecinin bütününü kucaklar. Bu nedenle hak arama özgürlüğünü de kapsamına alan adil yargılanma hakkı, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu olarak barolara görev ve sorumluluklar yüklemektedir.

Avukatlar, HUKUK/AHLAK/HAYSİYET sözcükleriyle özetlenebilecek and üçlüsünü, mesleki özen yükümlülüğünün gereklerini göz ardı etmeksizin, “her zaman, her yerde, herkes için hukuk” ereğinde “özgürlük-eşitlik-adalet” hizmetine yönlendirmelidir. Özen yükümlülüğü, vekilin müvekkille özdeşleşmeme ya da böyle bir görüntü vermeme yükümlülüğünü de kapsar.

“Özgürlük+eşitlik+adalet” üçlüsü ise ancak adil yargılama gereklerine uyulduğu ölçüde gerçekleşir. Bu da sav+savunma+hüküm üçlüsünde mümkündür. Bu nedenle savunmanın konumu ve misyonu, savcı ve yargıç hakkındaki düzenlemeler bütününde değerlendirilmelidir.

Sav+savunma+hüküm bileşenlerinin eşitliğini savunurken ve avukat haysiyeti üzerinde dururken, avukat haysiyetine yaraşır yaşam standardı için sosyal devlet önceliklerini adil yargılamaya yönlendirme gereği de acildir.

Hukuk, ahlak ve haysiyet üçlüsüne dayanan avukat andı, “kamu” sözcüğünün türevlerinin savunma öznelerince içselleştirilmesini gerekli kılar. İçselleştirmenin sürekliliği, savunmanın saygınlığının da ön koşuludur.

Avukatın haysiyeti ve özgüveni, and töreninde başlar. İlk söz, bunu simgeler. Genç meslektaşımız cübbeyi ilk kez omzuna aldığı o gün, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmanın temsilcisi olur. Bu nedenle and, avukatın meslek yaşamı boyunca taşıdığı bir sözleşmedir. Andın iki katmanı vardır. “Hukuka, ahlaka, mesleğin onuruna ve kurallarına” bağlılık, mesleğin kurumsal yüzünü; “namusum ve vicdanım üzerine” söz vermek ise kişisel yüzünü ifade eder. Avukatın haysiyeti, bu iki katmanın buluştuğu yerde biçimlenir.

Haysiyet avukata dışarıdan verilmez; ama dışarıdan zedelenebilir. Avukatın müvekkiliyle özdeşleştirilmesi, adliye kapısında bekletilmesi, mesleki faaliyeti nedeniyle hedef gösterilmesi ya da emeğinin karşılığını alamaması, aynı haysiyetin farklı biçimlerde çiğnenmesidir. Baronun görevi, and töreninde başlayan bu haysiyeti meslek yaşamının her aşamasında korumaktır.

Özgüven ise avukatın, duruşma salonunda savcı ve yargıç karşısında sav+savunma+hüküm üçlüsünün eşit bileşeni olduğunu bilmesidir. İlk duruşmasına giren genç meslektaşımız, karşısındaki makamlarla hukuku birlikte keşfetmek için orada olduğunu bilmelidir. Bu nedenle ruhsat törenlerini hiçbir zaman bir formalite olarak görmedim; her törende genç meslektaşlarımıza, andın taşıdığı bu sorumluluğu farklı bir yönüyle anlatmaya çalıştık.

2.- Baro: Hukukun üstünlüğü ve insan hakları

Demokratik hukuk devleti (Anayasa) ile baroların hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunma ve koruma görevi (Avukatlık Kanunu), hukuk ve demokrasinin devlet ile toplumu eklemleme işlevini ortaya koyuyor. Bu dörtlünün kesişim eşiğinde yer alan barolar ve savunma, Anayasa hükümlerini olduğu kadar Anayasa ötesi ilkeleri de korumakla görevlidir: Yasama, yürütme ve yargı organlarının hukuk çerçevesinde kalmasını savunmak; yurttaşların hak ve özgürlükleri için mücadele etmek.

Avukatlık Kanunu’na göre:

“Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslektir. Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder.” (md. 1)

“Avukatlığın amacı; hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını her derecede yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamaktır.” (md. 2).

Barolar, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları için “mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak” (Any., md. 135) şeklinde çizilen çerçeveyi aşan bir görev+yetki+sorumluluk üçlüsünde yer alır. “Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmak” (Av. K., md. 76; md. 95/21), bu üçlünün çerçevesini çizer.

Avukatlık Kanunu’nda öngörülen hukukun üstünlüğünü (HÜ) savunmak ve insan haklarını (İH) korumak biçimindeki çifte görev ve çok yönlü sorumluluk, barolara hiçbir kamu ya da özel kurum ve kuruluş için öngörülmeyen bir görev+yetki+sorumluluk (G+Y+S) yüklemektedir.

Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (Av.MKAKS) ise daha da ileri giderek, Barolara avukatların refahını güçlendirmek görevi yüklemektedir.

Anayasal ve yasal düzenlemeler, savunma örgütleri olarak barolar için bir yanda hukuk devleti ile hukuk toplumu, öte yanda demokratik devlet ile demokratik toplum arasında özgül bir işlev ve konum öngörmüştür. Bu durum şöyle bir tabloda somutlaştırılabilir:

HUKUK DEVLETİ   DEMOKRATİK DEVLET
  BARO  
HUKUK TOPLUMU   DEMOKRATİK TOPLUM

 

Bu bakımdan barolar için hukuk yoluyla demokrasi (HYD) aktörleri nitelemesi de yapılabilir. Baro üyesi olarak avukatlar, savunma mesleğini bu anlayış ve hedefle yerine getirir.

Seçimle belirlenen baro başkanı ve kurullarıyla demokratik kuruluşlar olan baroların iç işleyişi de demokratiktir (Av. K., md. 76/1).

Baroların görev ve yetkileri çerçevesinde savunma, hukuk düzenini uygulama mesleği olarak da görülebilir. Sav+savunma+hüküm üçlüsünün uygulamakla yükümlü olduğu hukuk düzeninin içinde uluslararası sözleşmeler ve hukukun genel ilkeleri de yer alır:

Hukukun genel ilkeleri (HGİ), Uluslararası Adalet Divanı Statüsü (md. 38/1-c) gereği bağlayıcı nitelik taşımaktadır. HGİ hukuk dallarına göre farklılaşır; ama Anayasa bütün hukuk dallarını şekillendirir. Anayasa’da yer alan insan hakları, hukuk, hukukun üstünlüğü, eşitlik, ölçülülük, Anayasa’nın ruhu gibi kavramlar, hukukun genel ilkelerinin anayasal dayanakları olarak görülebilir.

Bu bakımdan Anayasa’nın 138. maddesi savunmaya da hitap eder; çünkü jurisdictio, sav+savunma+hüküm diyalektiğinde ortaya çıkar. “Hukuk”un keşfinde savunma kilit işlev görür. Bu nedenle savunmanın haysiyeti, yargının haysiyetinden ayrı düşünülemez. Anayasa’nın 138. maddesine göre hâkimler, “Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre” hüküm verir. Bu kanaatin oluşacağı zemini savunma kurar. Avukatın sözü kesildiğinde, dosyaya erişimi engellendiğinde ya da müvekkiliyle özdeşleştirildiğinde, yargıcın vicdani kanaati de eksik bir zeminde oluşur. Avukatın onuru zedelendiğinde, zedelenen yargılamanın kendisidir.

Avukat haysiyeti, bu bakımdan hakkaniyete uygun yargılamanın kurucu koşuludur. Bu haysiyeti korumak, avukatın kendisine, Baroya ve yargılamanın diğer bileşenlerine düşen ortak bir görevdir.

Barolar; “(…) hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak, avukatların ortak ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla tüm çalışmaları yürüten, tüzel kişiliği bulunan, çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır” (Av. K., md. 76/1)[1]. “Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmak” (md. 95/21) da Yönetim Kurulunun görevidir.

İstanbul Barosunda da Ekim 2024’ten bu yana, sayıları 40’ı aşan komisyon, meclis ve merkezin yöneticilerinin üyelerce seçilmesi, demokratik işleyiş kuralını yansıtmaktadır.

Avukatlık Kanunu’nun 95/4 ve diğer maddelerinin gereğini yaparak her yerde bütün avukatların yanında olduk:

Son iki yılda meslektaşlarımız karakolda, adliyede, haciz mahallinde, bürolarında ciddi saldırılara maruz kaldı; birçok meslektaşımız gözaltına alındı ve tutuklandı. Avukatlara yönelik şiddet ve hak ihlalleri etkin biçimde takip edildi. Meslektaşlarımıza yönelik saldırılara olay anında müdahale edildi; hukuki süreçler ve davalar takip edildi.

  • Avukat Hakları Merkezi, dönemimizde 1.500’e yakın başvuruyla ilgili işlem yaptı.
  • 470 olaya anında hukuki müdahalede bulunuldu, 60 suç duyurusu yapıldı ve 50 soruşturma/kovuşturma sürecine müdahil olundu.
  • Tutuklu avukatlar düzenli olarak ziyaret edildi; beş ayrı ceza infaz kurumunda yaklaşık 90 ziyaret gerçekleştirildi.
  • 7/24 avukat hakları müdahale sistemi güçlendirildi. Acil çağrı hattı, Baro acil yardım butonu, adliyelerde sürekli temsil ve ilçe bazlı örgütlenme hayata geçirildi.
  • İBB soruşturması ve yargılamaları kesintisiz izlendi. Avukat hakları ihlalleri kayıt altına alındı, ön rapor hazırlandı ve duruşmalar düzenli olarak gözlemlendi.
  • Emniyetteki avukat görüşme odalarında bulunan kameraların kaldırılması sağlandı. Açtığımız dava sonucunda İstanbul 12. İdare Mahkemesi uygulamanın iptaline karar verdi.
  • Geciken duruşmalar konusunda kapsamlı bir çalışma yapıldı; 250’nin üzerinde tutanak tutuldu ve sürekli bildirim sistemi oluşturuldu.
  • Avukat bulundurma yükümlülüğü bulunan anonim şirketlerden avukat bulundurduğuna ilişkin bildirimde bulunmayanlar hakkında ihbarda bulunuldu.
  • Üç ayrı adliye bölgesinde avukat hakları eğitimi düzenlendi.

3.- “AVUKAT HAYSİYETİNE YARAŞIR YAŞAM” VE SOSYAL DEVLET

Sav+savunma+hüküm diyalektiği ve bileşenlerinin eşitliği, sosyal devlet gereklerinin avukatlar için de iki aşamada uygulamaya geçirilmesini gerektirmektedir: staj dönemi ve meslekteki ilk beş yıl.

Bunun anayasal dayanakları vardır: Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2, 5, 36 ve 65. maddeleri. Bu konuda bütçeden pay ayrılması yeterlidir. Kuşkusuz CMK avukatlığının güçlendirilmesi ve adli yardım uygulamasının pekiştirilmesi için de sosyal devlet gereklerinin öne çıkarılması elzemdir. Demokratik ve çevresel adaletin yanı sıra sosyal adaletin de bekçisi olan savunma öznelerinin yoksulluğu, sosyal devlet gereklerine olduğu kadar hukuk devletine ve adil yargılanma gereklerine de aykırıdır.

BAŞLIK II: SAVUNMA MESLEĞİNİN İCRA EDİLDİĞİ HUKUK DÜZENİ

Savunma mesleğinin, hukuku etkili kılma ereğiyle icra edildiği hukuk düzeni, önce hak ve özgürlükler, sonra görev ve yetkiler bağlamını yansıtan anayasal ve hukuki düzendir. Hukuk düzenimiz, Tanzimat döneminden bu yana, yakın tarihe dek bu yönde gelişme göstermiştir. Savunma, önündeki engelleri ancak siyasal sorumluluk yokluğunun ve demokratik kurumları baskılama sürecinin farkında olarak aşabilir. İstanbul Barosu, etkinlerini böyle bir farkındalıkla sürdürdü.

1.- Sınırlı iktidar ve güvenceli özgürlükler

“Darbe anayasası” ve “sivil anayasa” kavramları başta gelmek üzere sıfatlı anayasa deyimleri, 2020’li yıllarda siyasetçilerin anayasa söylemine dönüştü. “Darbe” ve “sivil” karşıtlığında olduğu gibi, zaman bakımından da güncel durumdan uzaklaşma söz konusudur: “Darbe” sıfatı 1982 eleştirisi için, “sivil” nitelemesi ise yapılması tasavvur edilen yeni anayasa iradesini vurgulamak için kullanılır. Ne var ki darbe-sivil karşıtlığını sahiplenen siyasal çevreler, yürürlükteki Anayasa’ya saygı ve Anayasa’nın etkililiği kavramlarını dillendirmekten sürekli kaçınır. Bu nedenle 2026 yılı, anayasal ve siyasal söylem bakımından bilgi kirliliğinin zirve yaptığı yıl olarak nitelenebilir.

Doğru ve gerçek bilgi, bütün yurttaşlar gibi savunma özneleri için de anayasal bilgilenme hakkının temelidir. Savunma ve yargılama süreci için Anayasa, hareket eşiği olduğu kadar adil yargılanma hakkının da parametresidir. Hangi dava türü olursa olsun her hukuk dalının yolu Anayasa’dan geçer; hukuk dallarının anayasallaşma süreci de kayda değerdir. Bu nedenle avukatların yakın dönem anayasal değişme ve gelişme süreçlerini çok iyi kavramaları gerekiyor.

1982 Anayasası değişikliklerini genel olarak betimleyecek ya da özetleyecek kavram olan asimetrik anayasa değişiklikleri (AAD), şu ayrımı beraberinde getirir: 1987-2005 dönemi ve 2007-2017 dönemi.

AAD farkındalığı savunma için neden önemli? Türkiye Cumhuriyeti hukuk düzeninin son yarım yüzyıldaki evrimi ve tanık olunan dalgalanmalar, ancak asimetrik anayasa değişiklikleri ışığında kavranabilir. Bunlar aynı zamanda adil yargılanma hakkının parametreleridir.

Yürürlükteki Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 7 Kasım 1982’de kabul edilen[2] ve 1987’den 2017’ye kadar 19 kez değişikliğe uğramış bir metindir. 1982 Anayasası’nın en çok eleştirilen yönü, “sınırlı iktidar” ve “güvenceli özgürlük” ikileminde, iktidarın yürütme ekseninde hayli güçlendirilmesine karşın özgürlüklerin ölçüsüz biçimde sınırlanmasıydı. 30 yıla yayılan değişikliklerde, iktidarı sınırlama ve özgürlükleri güvenceleme gerekleri bakımından birbiriyle tamamen çelişen iki ana eksen ortaya çıktı. Anayasa, 1987-2005 ve 2007-2017 yılları arasında, usul ve içerik bakımından “asimetrik anayasa değişikliği” sürecine tabi kılındı.

Şöyle ki TBMM’de uzlaşma yoluyla 1987-2005 arasında gerçekleştirilen değişiklikler demeti, özgürlükleri pekiştiren ve iktidarı sınırlayan bir çizgiyi yansıtır. Buna karşılık sandık araçsallaştırılarak gerçekleştirilen 2007-2017 çizgisindeki değişiklikler, iktidarı pekiştiren ve kişisel iktidarı kuran bir süreci yansıtır. Daha somut olarak ilki, usul bakımından TBMM’de uzlaşma yol ve yöntemleri öne çıkarılarak yapılan değişikliklerdir. İktidarı sınırlarken özgürlükleri güvencelemeye öncelik veren bu değişiklikler, 1982 Anayasası’nın ilk metninden demokratikleşme yönünde kayda değer bir uzaklaşmayı ifade eder. İkincisi ise usul bakımından birincisinin tersine, TBMM’de uzlaşma yerine halkoylaması yoluyla gerçekleştirilen değişikliklerdir. Bunlar, iki başlı güçlendirilmiş yürütme yerine tekil ve tek kişili yürütmenin; kurul hâlinde siyasal karar düzenekleri yerine ise devlet ve hükûmet yetkilerinin bir kişide toplandığı kişiselleşmiş bir iktidarın kurulmasıyla sonuçlanmıştır.

2017 Anayasa değişikliğiyle zirveye taşınan tek kişi iktidarı, tanımı Başlangıç paragrafında yapılan, görev ve yetkileri ise Genel Esaslar kısmında belirlenen yasama-yürütme-yargı (erkler ayrılığı) organlarına ilişkin Anayasa ilke ve normlarını, Temmuz 2018’den itibaren büyük ölçüde kâğıt üstünde kalan kavramlara indirgemiştir. Sonradan Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi (CBHS) olarak adlandırılmış olsa da “2017 kurgusu”, parlamenter, başkanlık, yarı başkanlık ve meclis hükûmeti modellerinin çoğulcu demokraside buluşan ortak paydalarının dışında kalmaktadır.

Özetle hak ve özgürlüklerde bölünmez bütünlük, devlet erklerinde ise ayrılık demokratik hukuk devleti anayasasına içkin bir ilke olduğu hâlde, erkleri tek kişide birleştirme yönünde belirgin sapmalar yapan 2017 Anayasa değişikliği, hak ve özgürlük güvencelerini eğreti hâle getirmiştir. Anayasacılık, kişisel iktidarla özdeşleşen mutlak monarşi yönetimlerine karşı oluşan kuralların, kurulların ve kurumların ürünüdür. Bu nedenle kişisel iktidar arayışı, anayasa bilimine yabancıdır.

Devlet ve hükûmet yetkilerini kişiliğinde toplayan Cumhurbaşkanı’nın parti başkanlığı yoluyla yasama ve yargıyı yönlendiren uygulaması, Türkiye Cumhuriyeti’nin nitelikleri olarak düzenlenen değişmez hükümler bloğunun (Anayasa, md. 2) içeriğini ileri derecede boşaltmıştır.

Cumhurbaşkanlığı kararnamesi (CBK), normatif anayasa hukukunun başkalaşımı ya da kırılması olarak nitelenebilir. Neden? Çünkü tüzük yerine öngörülen CBK, yasaları uygulayan düzenleyici işlem olmak yerine yasalarla yarışan normatif düzenlemeye dönüştü. Daha önemlisi, çoğunlukla torba kararnameler biçiminde çıkarılan CBK’ler genellikle anayasal yetki sınırlarının dışına çıkmaktadır. TBMM, CBK’lerin düzenlediği konularda yasa çıkarmak bir yana, onları değerlendirme ve izleme yetkisini kullanmaktan da kaçınmıştır. AYM’nin CBK’ler üzerindeki denetimi de etkisiz kalmaktadır. Özetle savunma mesleğinin özneleri, normatif anayasa hukukundaki başkalaşımı ve özellikle CBK’ler yoluyla gerçekleşen hak ihlallerini yakından izlemek durumundadır.

Cumhuriyet’in üç anayasası, yönetim biçimi olarak şu üçlü ortak paydada buluşur:

  • Hükûmetin genel siyaseti Bakanlar Kurulunca belirlenir.
  • Bakanlar, bireysel ve toplu olarak TBMM’ye karşı sorumludur.
  • Devleti temsil eden Cumhurbaşkanı ile hükûmet birbirinden ayrıdır.

Tek kişili yürütme ve hükümetsiz Türkiye

2017 değişikliğine göre: “Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir.” (md. 104)

Kurumsal anayasa hukuku bakımından, 2017’de kurulan devlet yönetimi kısaca şu dört özelliği yansıtıyor:

  • Devlet başkanlığı ve yürütme yetkilerinin tümü tek kişide (Cumhurbaşkanı) toplandı.
  • Hükûmete ait yetkilerin bütünüyle donatılan Cumhurbaşkanı için siyasal sorumluluk öngörülmedi.
  • Yasama ve yürütme arasında denge ve denetim düzenekleri bulunmadığından hesap verebilir bir yönetim yoktur.
  • Cumhurbaşkanı olan kişi, Anayasa hükümleriyle bağdaşmadığı hâlde uygulamada parti genel başkanıdır.

2.- Siyasal sorumluluk yoksa hukuki sorumluluk yolları eğreti kalır

İstanbul Barosu yönetimi, siyasal sorumluluk yoksa hukuki sorumluluk yollarının işletilmesinin güç olduğu bilinciyle, savunma öznelerinin dayanışmasını ve kurumsal aidiyetini pekiştiren yol ve yöntemleri, “fikir/dayanışma/eylem” üçlüsüyle ve “her zaman, her yerde, herkes için hukuk” ereğiyle uygulamaya koymuştur.

Savunma kurumu olarak barolar ve avukatlar (bireysel ve kolektif olarak) Anayasa ihlallerine karşı sorumluluk düzeneklerini işletmeli; bilgilenme hakkı yoluyla Anayasa’ya saygıya katkıda bulunmalı; dahası hesap verebilir yönetim için de çalışmalar yapabilmelidir. Avukatlar ise davayla ilgili kuralları anayasal düzen bütününde okuyup öne sürmeli ve uygulanmalarını talep etmelidir.

3.- Demokrasi katmanları ve barolar

2017’de devlet başkanlığı ve hükûmet ayrımı kaldırılarak, liyakat ilkesine dayanan kamu yönetiminin bütünü yürütme olarak “tek kişi hiyerarşisi” altında siyasallaştırıldı. Böylece yasama ve yargı da parti başkanı olan kişinin güdümüne sokuldu. Parti başkanlığı yoluyla devlet başkanlığı ve yürütme kurgusunda demokratik çeşitlilik, hiyerarşik kurguya gölge düşüren bir farklılaşma olarak algılanmaya başlandı; denge ve denetim işlevi yok sayıldı.

2020’de Covid-19 ortam ve koşullarında dayatma yöntemiyle yürürlüğe konulan 7249 sayılı Kanun, ulusal ölçekteki siyasal çoğunluk çizgisini yansıtmayan İstanbul, Ankara ve İzmir barolarını bölerek “hukukun üstünlüğünü savunma ve insan haklarını koruma” işlevini zayıflatmayı hedefledi[3]. 7249 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle 1136 sayılı Kanun’un 6. maddesinin birinci fıkrasındaki “yer barosu” ibaresi “baro” olarak değiştirildi. Bu değişikliğin amacı, Kanun’un 15. maddesiyle beş binden çok avukat bulunan illerde en az iki bin avukatla yeni bir baro kurulmasına olanak tanındığından, çoklu baro sistemine uyum sağlamaktı.

Yapımında izlenen usul ve içeriği bakımından baroların kamu kurumu niteliğine, Anayasa’ya, demokrasiye ve hukuka açıkça aykırı olan bu yasa, siyasal, toplumsal ve yargısal düzlemde “savunmayı itibarsızlaştırma” hedefine ivme kazandırıyordu. Yargısal süreçte ise sav+savunma+hüküm diyalektiği bakımından ayrımcı uygulamayı da beraberinde getiriyordu.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 22.12.2024’te başlatılan ve 09.01.2026’da İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesinde beraat kararıyla sonuçlanan soruşturmada, gerek sav gerekse yargı makamları önünde “hukuken yok hükmünde” olarak nitelendirilen işlemler dizisi, yeni bir eşiğe işaret ediyordu: Yasa yoluyla gerçekleştirilemeyen amaca yargı yoluyla ulaşmak.

Hukuku etkili kılmakla yükümlü aktör ve kurumların siyasal amaçlara yönlendirilerek hukuk dışı alana kaymasında, 2017 kurgusuyla ortaya çıkan ve demokratik hükümleri işlevsiz kılan otoriter yapının ürünü olan fiilî hâl ve keyfî uygulama, yürütme ve yasamayla sınırlı kalmadı; sav+savunma+hüküm üçlüsünde, özellikle sav için elverişli(!) bir zemin oluşturdu.

Savunma görevi suç sayılarak adil yargılanma gerekleri yerle yeksan edildi. Derin ve yaygın bir yoksulluğu beraberinde getiren hukuktan uzaklaşma dalgası, savunma mesleği üzerinde de onarımı güç olumsuz etkiler yarattı.

2017 kurgusunun ilga ettiği siyasal sorumluluk, cezai ve hukuki sorumluluk düzeneklerinin Anayasa ve hukuk çerçevesinde işleyişini zorlaştırdı ya da olanaksız kıldı. Bu halkaya, iktisadi, siyasal ve toplumsal alanda resmî bilgi kirliliği (dezenformasyon) yoluyla, olmayanları varmış gibi gösteren algı operasyonları eklenmeye başlandı. Siyasal iktidarın el değiştirmesini zorlaştırmak için bir yandan cezasızlık halkaları genişletilirken, öte yandan siyasal ayrımcılık dalgaları kitlesel yargısız infaz uygulamalarına dönüştü. Bu süreçte savunma, çok yönlü resmî ve gayriresmî saldırıların hedefi hâline getirildi.

Siyasal iktidar çoğunluğundan farklılaşan yerel yönetimleri (belediyeler) ve kamu kurumlarını (barolar) işlevsizleştirme sürecinde, hukuk devletinin gereği olan yöneten ile yönetilenin hukukça eşitliği bir yana, yurttaşların hukuk önünde eşitliği de ortadan kaldırıldı: Özgürlük öznesi muhalif insanın, bireyin suçsuz sayılma hakkı bile yok; ümmet ve tebaa anlayışına yatkın yandaş ise suç işlese bile cezasız.

Ulusal ölçekte serbest yarışma koşulları ihlal edilerek sağlanan siyasal çoğunluğun, yerel demokrasi ve kurumsal ölçekteki demokratik birimlerde ortaya çıkan çoğunlukların yönetimine müdahalesi, demokrasiyi bir erdem rejimi olmaktan çıkarıp amaca ulaşmanın aracına indirgeyen anlayışın tipik bir göstergesidir.

Baroları yasa yoluyla parçalama girişimi ve bu amaca ulaşılamayınca yürütülen hukuk dışı operasyonlar zinciri, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarında da demokratik yapı ve işleyişi tasfiye etme iradesini göstermektedir.

İstanbul Barosu, “hukuk hakkı” isteyen yöneticilerine karşı siyasal saiklerle açılan hukuk ve ceza davası süreçlerinde, düzenlediği olağanüstü genel kurulla, geliştirdiği savunma taktik ve stratejileriyle, yerel, ulusal ve uluslararası ölçekte ördüğü savunma ağlarıyla hukuk yoluyla demokrasi anlayışının gelişmesine katkıda bulundu.

BAŞLIK III: ADİL YARGILANMA HAKKI VE SAVUNMA: HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ VE İNSAN HAKLARI

Savunma için adil yargılanma hakkı (AYH), duruşma salonunda başlamaz; duruma göre sokakta başlar ve infazın sona ermesine dek sürer. AYH, her yargı düzeninde geçerli olduğu gibi dikey ilişkilerde de geçerlidir. Savunma, yorum yoluyla hukuku etkili kılar; yorum ise hukukun gelişmesinin itici gücüdür. Bu erek, İstanbul Barosu yönetiminin yol haritasını çizmiş bulunuyor.

1.- Adil yargılama yükümlülüğü: Savunma ve barolar

Hak arama özgürlüğü, bütün yurttaşlara ve bireylere tanınan en geniş özgürlüktür. Adil yargılama ise “herkes” için bir hak, devlet için ise bir yükümlülüktür. Etkili başvuru hakkı, özgürlük, yükümlülük ve hak üçlüsünün gerçekleşme ölçütüdür. Hak arama özgürlüğünün ardından adil yargılama gereklerine uyulduğu ölçüde etkili başvuru hakkı gerçekleşir.

Yargı mensupları için, yasama üyeleri ile yürütme ve idare görevlilerinden farklı olarak hukuk formasyonu öngörülmüştür. Liyakat ve uzmanlaşma, birbirini tamamlayan iki önemli gerekliliktir.

Devlet adı verilen siyasal örgütlenmenin varlık nedeni olan adalet, adil yargılama yükümlülüğünü beraberinde getirir. Adalet, yurttaşlar açısından adil yargılanma hakkında tecelli eder. Şu hâlde adil yargılama, yükümlülük ve hak olarak iki yüzlüdür. Daha önemlisi bu hak, ancak devletin erkler ayrılığı ekseninde örgütlenmesi ve normlar hiyerarşisine dayanan hukuki yapılanmasıyla gerçekleşme alanı bulur. Dolayısıyla hukuk devletinin örgütlenme tarzı, adil yargılanma gereklerine yanıt vermelidir.

“İnsan Hakları Dünya Anayasası” olarak da nitelenen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB), adil yargılanma hakkını şöyle düzenlemektedir: “Herkes, haklarının, vecibelerinin veya kendisine karşı cezai mahiyette herhangi bir isnadın tespitinde, tam bir eşitlikte, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından nesafetle ve açık olarak görülmesi hakkına sahiptir.” (md. 10)

Daha genel olarak, “İnsanlık ailesinin bütün üyelerinde bulunan haysiyetin ve bunların eşit ve devir kabul etmez haklarının tanınması hususunun, hürriyetin, adaletin ve dünya barışının temeli olmasına” şeklindeki paragrafla başlayan Bildirge, direnme hakkının hukuki temelini atar: “İnsanın istibdat ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunması esaslı bir zaruret olmasına” (…). Şu hâlde adil yargılanma hakkının sistematik ihlali ve inkârı, direnme hakkını meşru kılar.

Adil yargılanma hakkının özgürlükler hukukundaki kendine özgü yeri, kurumsal çerçevede kullanılabilmesinden ve devlet için olumlu yükümlülükler gerektirmesinden kaynaklanmaktadır. Savunmanın özel konumu ise yargılama sürecinin bütününde yer almasından ileri gelir.

Hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı, olağan dönemlerde sınırlamaya elverişli olmayan haklardır. Başka hakların güvencesi olarak “adil yargılanma hakkı”, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin geliştirdiği terminolojiye göre “demokratik bir toplumda hukukun üstünlüğünün temel ilkesi”dir. Avrupa yargıcına göre bu hak, insan hakları Avrupası kamu düzeninin çerçevesini oluşturur.

Adil yargılanma hakkı (bireyler için) ya da yükümlülüğü (yargı organları ve ilgili makamlar için) yedi ana ilkede somutlaşır: Mahkeme hakkı, silahların eşitliği ilkesi, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme hakkı, usulün aleniliği ve çabukluğu, yargı kararlarının uygulanması, suçsuzluk karinesi ve savunma hakları.

İstanbul Barosu, gerek staj eğitimi ve CMK avukatlığı süreçlerinde gerekse meslek içi etkinliklerde, adil yargılama yükümlülüğünü ve adil yargılanma hakkının gereklerini programlarının merkezine yerleştirmiştir. Dahası Baro yönetimi olarak taraf olduğumuz duruşmalarda, sözlü ve eylemli olarak hakkaniyete uygun yargılamaya katkı sunma çabamızı sürekli kıldık; Anayasa’nın öngördüğü “meşru vasıta” kaydını uygulamaya geçirmeye çalıştık.

2.- Hukuku etkili kılma araçları: Hukuk, yorum yoluyla gelişir

Savunma, sav ve hüküm karşısında şu üçlü ayrıcalığa sahiptir: Demokratik adalet, toplumsal adalet ve çevresel adalet. Yargılamada adalet her üçünü kapsasa da avukat, savcı ve yargıca göre özgün bir yere sahiptir.

Anayasal düzlemde savunma, yargılama sürecinde Cumhuriyet’in temel niteliklerini normatif bağlamda (referans normlar olarak) güçlü biçimde kullanmaya elverişli bir konumdadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olma nitelikleri, Anayasa’nın değiştirilmesi yasaklanan maddelerinin güvencesi altındadır.

Baro, hukukun üstünlüğünü savunma ve insan haklarını koruma görev ve sorumluluğuyla, devletin laik ve demokratik niteliğiyle, hukuk devleti ve sosyal devlet nitelikleriyle örtüşmektedir. Dolayısıyla bunlarla ilgili norm, ilke ve değerlerin koruyucusudur.

Barolar, yürütmenin baskıları nedeniyle ülkeyi siyasal nedenlerle terk etmek zorunda kalanlar için adaleti savundukları gibi, gelecek kuşakların kitlesel iklim göçüne zorlanmaması için çevreyi yağmalayan yasalara da karşıdır. Gelecek kuşakların iradesini ipotek altına alma riski taşıyan düzenlemelere karşı hukuki mücadele de baroların görev ve yetki alanına girer.

“Hukuk, toplumsal bünyenin omurgasıdır” tanımı Del Vecchio’ya aittir. Bu belirlemeden hareketle, “Anayasa hukuku, hukukun omuriliğini oluşturur” şeklinde daha özgül bir nitelemeye ulaşılır.

“Anayasa’nın sözü ve ruhu” ölçütü, hukuk düzeninin ve yargılama sürecinin eksen kavramıdır. Savunmanın çifte anayasal düzen bekçiliği vardır: Bireysel olarak savunma özneleri, hak ve özgürlük ihlallerine karşı “hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı”nın bütün olanaklarını kullanarak koruma sağlamak için vardır. Barolar ise hukukun üstünlüğünü sağlamak ve insan haklarını korumakla yükümlüdür.

Referans normlar ve Anayasa kuralları iç içe geçmiştir; bunların dilekçe aşamasında öne sürülmesi önem taşır.

Anayasa’ya saygı konusunda baroların özel konumu göz ardı edilmemelidir. Avukatlık Kanunu’nun “hukukun üstünlüğü ve insan hakları” olarak belirlediği, barolara özgü ayrıcalıklı görev ve yetkileri (amaç) yerine getirme ve kullanma araçları, altı ayrı eylem olarak sıralanmıştır (Av. K., md. 76/1, md. 95/21): Geliştirmek, sağlamak, savunmak, korumak, karşılamak, işlerlik kazandırmak.

Baroların varlık nedeniyle özdeşleşen üç kavram olarak insan hakları, hukukun üstünlüğü ve adalet; hak, hukuk ve adil yargılanma hakkıyla somutlaşmakta ve Türkiye’nin ülkesi, toplumu (bütün yurttaşlar) ve devletinin bugünü ve geleceği için güvence oluşturmaktadır.

Baro çatısı altında görev yapan avukatların dava sürecinin bütününde en başından en sonuna dek yer alması, anayasal düzenin savunuculuğunu yapması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik alanında her yerde aynı anda savunma yetkisini kullanabilmesi, sav ve hüküm karşısındaki ayrıcalıklı konumunu ifade eder. Bu itibarla avukatlar, bireysel olarak ve kurumsal çatı altında Anayasa ihlalleri karşısında gerekli girişimlerde bulunmalıdır. Bunlar, sorumluluk düzeneğini işletmek ve daha genel olarak Anayasa’ya saygı için çalışmak şeklinde iki başlıkta toplanabilir.

Öncelikle Anayasa’nın dava konusuyla ilgili bütün hükümlerini öne sürmek yerinde olur. Başat düzenleme niteliği taşıyan 13. madde, teknik öğelerinin bütünüyle kullanılmalıdır. Diğer altı ölçüt arasında yer alan “Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygunluk”, Anayasa’nın metinde yazan normları aşan bir bütün olduğunu ve “Anayasa’nın özü” kavramını anlamlandırmanın önemini ortaya koyuyor.

3.- Hukukun özü

Hukuk düzenini etkili kılmak için, başta “özgürlük, eşitlik ve adalet” gelmek üzere hukukun özü kavramının içeriği, zamanın değişen ve gelişen koşulları ışığında sürekli pekiştirilmelidir.

Güçlü gerekçenin yolu, referans normları belirlemekten, anlamlandırmaktan ve yorumlamaktan geçer.

Hukuk toplumsal bünyenin omurgasıysa, Anayasa hukuku da hukukun omuriliğidir. Omurilik, omurganın içinden geçerek bütün bedene hareket ve duyarlılık kazandırır. Anayasa da hukuk dallarının her birinin içinden geçer: Ceza, medeni, idare ve iş hukukundaki her kural, anlamını ve sınırını Anayasa’dan alır. Omurilik zedelendiğinde beden felç olur; anayasal norm işlemez hâle geldiğinde de hukuk düzeni bütünüyle hareketsizleşir.

Hukukun özü de bu omurilikte saklıdır. Anayasa’nın 13. maddesinin güvence altına aldığı hakkın özü, hiçbir sınırlamanın dokunamayacağı çekirdektir. Güçlü bir gerekçe, dava konusuna ilişkin özel kuraldan başlar; onu Anayasa’nın ilgili hükümlerine, uluslararası sözleşmelere ve hukukun genel ilkelerine bağlayarak kurulur. Dilekçedeki anayasal atıf, talebin dayanağını oluşturmalıdır.

CMK ve SEM derslerinde en çok üzerinde durduğumuz dört yorum kaydı şunlardır:

  • Tutuklama: Madde 19, ölçülülük ve hakkın özü (md. 13; 2001 değişikliği) gerekleri ışığında uygulanmalıdır.
  • Bireysel başvuru (BB): Yargıya ilişkin Anayasa hükümleri, AYM’ye bireysel başvuru hükmü (md. 148; 2010 değişikliği) ışığında okunmalıdır.
  • Cumhurbaşkanı’na hakaret (TCK, md. 299): Cumhurbaşkanı’nın kurumlar üstü, siyaset ötesi ve hakem konumu ortadan kalktığından (md. 104; 2017 değişikliği), bu özel hakaret suçu da uygulanamaz. (Üstelik bu konuda pilot karar da vardır.)
  • “İnsan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyet” (md. 14; 2001 değişikliği): “İnsan haklarına saygılı devlet” kaydının yanı sıra 1961 Anayasası’ndaki kaydın yeniden anayasallaşması, Cumhuriyet’i ve insan haklarını daha çok koruma ve geliştirme yönünde dinamik yorum yolunu açtı. (AYM de “saygılı” ve “dayanan” kayıtlarını birlikte kullanıyor.)[4]

Anayasa’nın 2. maddesi, 4. maddenin koruması altında olduğu için doğrudan değişiklik geçirmemiştir; ancak maddenin içeriğini etkileyecek biçimde Başlangıç ilkelerinde ve 14. maddede değişiklikler yapılmıştır (1995 ve 2001). 14. maddeye “insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyet” tanımı konmuş; AYM de “insan haklarına saygılı Devlet” (md. 2) kaydını 14. madde ışığında okuyarak Cumhuriyet’in niteliklerini pekiştirici yönde yorumlamaya ve uygulamaya başlamıştır[5].

Bu değinme, pozitif anayasa hukukumuz açısından şu üç aşamayı yansıtır:

  • “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına … dayanan … bir hukuk devletidir.” (1961 Anayasası, md. 2)
  • “Türkiye Cumhuriyeti, … insan haklarına saygılı … bir hukuk Devletidir.” (1982 Anayasası, md. 2)
  • “… insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyet …” (md. 14; değişiklik: 3/10/2001)

Bu gelişmeler ışığında Profesör Fazıl Sağlam şu yerinde saptamayı yapıyor: “Türkiye Cumhuriyeti, … insan haklarına saygılı, … demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir. Buradaki ‘saygılı’ sözcüğü, 1961 Anayasası’nın ‘insan haklarına dayanan Devlet’ tanımlaması karşısında bir değer kaybı olarak tartışılmışsa da 2001 AYD, Anayasa’nın 14. maddesinde yeniden ‘insan haklarına dayanan’ sözcüğünü kullanmış, böylece bu alanda kuşkuya yer bırakmamıştır.”[6]

Anayasal düzeni uygulama aktörleri olarak avukatlar, aynı zamanda hukuk dallarının anayasallaşmasının itici güçleridir. Bu işlev, savunma öznelerinin anayasal düzeni içselleştirmesi ölçüsünde yerine getirilebilir. Bunun için şu üç gereklilik öne çıkmaktadır:

Bir, normun sözel anlamını belirlemek: İlgili emredici ve yasaklayıcı normların gerekleri konusunda kararlı ve takipçi olmak, takdire bağlı kuralları ise amacı doğrultusunda okumak ve yorumlamak. Bunu yaparken ilgili özel maddeyi, onunla ilişkili genel maddeyle birlikte göz önünde bulundurmak. Bunun tipik örneği, tutuklama olanağı tanıyan 19. maddenin 13. maddenin gerekleri ışığında yorumlanması ve uygulanmasıdır. “Siyasal iktidarı sınırlayan norm” olarak emredici Anayasa hükümleri daha çok yasama, yürütme ve yargının görev ve yetkileri açısından geçerlidir. Anayasa’nın 6. maddesi tipik bir örnektir: “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” İnsan haklarının sert çekirdeğine dokunma yasağının (md. 15/2) öncelikli muhatabı da yasama, yürütme ve yargı organlarıdır.

İki, azami ve asgari standart ilkelerini gözetmek: Örneğin Anayasa’nın 13. maddesi, hak ve özgürlük güvenceleri bakımından “en ileri” standart ilkesini; 15. maddesi ise “en düşük eşiği” ifade eder. Bunun anlamı şudur: Bütün anayasal hak ve özgürlükler için geçerli olan 13. madde, daha güçlü bir koruma yolu açmaktadır. Buna karşılık savaş hâlinde bile insan haklarının sert çekirdeğine dokunma yasağı öngören 15. madde, daha geriye gidilemeyecek en düşük eşiği gösterir. Savunma, bu ve benzeri düzenlemeleri sürekli gözetmeli ve öne sürmelidir. 13. madde, Anayasa’yı etkili kılmanın biricik aracıdır; ne var ki 25 yıllık yürürlüğü boyunca hak ettiği önemi kazanamamıştır.

Üç, değişiklikler haritası ışığında yorum yapmak: 1987’de başlayan ve 30 yıla yayılan Anayasa değişiklikleri, özgün ya da değişiklik geçirmiş bütün anayasal hükümlerin bu değişiklikler ışığında okunmasını gerekli kılmaktadır. Değiştirilme yasağı kapsamındaki maddeler bu genel kuralın dışında kalmamakla birlikte, bu konuda değişikliklerin yönü de dikkate alınmalıdır.

İstanbul Barosu yönetimi, 2024’te söz verdiği üzere, adil yargılanma hakkının anayasallaşmasının 25. yılında adil yargılanma yasasının (AYY) parametrelerini ortaya koymaktan mutluluk duymaktadır. Bu çerçevede çıkarılacak bir kod yasa, S+S+H bileşenlerinin ortak bir yasaya tabi olma duygusunu da pekiştirecektir.[7]

BAŞLIK IV: ALTYAPI VE LOJİSTİK HİZMETLERİ

Hukuk mücadelesini çok düzlemde ve yönde verirken Baronun gündelik hizmetlerini ikinci plana atmadık. Yargılandığımız iki yıl, hizmetin ertelenmesi için bir gerekçe olmadı. Bugün yeni bir binası, yenilenmiş altyapısı ve hesapları herkese açık bir Baromuz var.

1.- Taşınmaz

İki yıllık yönetim dönemimizde Baromuza çok önemli bir bina kazandırdık. Girişimlerimizle alınan, mülkiyeti TBB’ye, kullanım hakkı bize ait olan Beyoğlu Meşrutiyet Caddesi No: 27’deki binamızı büyük ölçüde hizmete açtık. İstanbul Barosu Eğitim, Araştırma ve Uygulama Merkezi’ne dönüşen bu binamızın dört katında eğitim ve toplantı salonları, atölye salonu ve Staj Eğitim Merkezi yer alıyor; bu katlar 7 Eylül’den bu yana hizmet veriyor. En üst katı kütüphane olarak tasarladık ve 19 Ekim’de hizmete açtık.

Zemin kat ve asma kat ise doğrudan Baromuzun işleteceği lokal olarak hizmet verecek. Mobilyaları tamamlanan lokalimizin mutfak ekipmanları alındı; kurulum ve ruhsat süreçleri devam ediyor. Kasım ayı içinde hizmete açılacak. Lokal 1878 adını verdiğimiz sosyal tesisimiz, meslektaşlarımızın sosyalleşme ihtiyacına cevap verecek, uygun fiyatlı ve sağlıklı yeme içme imkânı sunacak.

Bu binayı kamu kurumu sorumluluğuyla tasarladık ve işlerlik kazandırdık. Elbette Baromuzun yıllar önce edindiği yapılar ve yerler mevcut ve çeşitli biçimlerde kullanılıyor. Ancak bunların birtakım eksiklikleri var. Örneğin Baromuzun merkez binasının İstiklal Caddesi’nde olmasına karşın caddeden girilemeyen, bir işletmeye kiralanmış mekânın ön planda olduğu bir yapı olması içimizi acıtıyor.

Kanlıca’daki yer ise önceki yönetimlerce alınmış; Baromuzca işletilmediği gibi, imar durumu bakımından alındığı anda dahi sorunlu bir yerdi. Bizden önceki yönetimler döneminde başlayan tespitler ve davalar sonuçlandı. Maalesef girişteki küçük idari bina dışındaki bütün yapılar hakkında verilen yıkım kararına karşı tüm hukuki yollar tüketildi.

Bu alım için harcanan milyonlarca liralık kaynak, Baro bütçemiz dikkate alındığında çok küçük bir kira geliri dışında bir fayda sağlamıyor. Avukatlara indirim yapılması için bir yerin mülk olmasına da ihtiyaç yoktur.

Yönetimimiz döneminde Kartal’da, Anadolu Adliyesinin karşısındaki kiralık hizmet binamızın sözleşmesini yeniledik. Ardından daha önce verimli kullanılmayan bu yeri yeniden tasarladık ve 80 kişilik bir salonu hizmete aldık. Bu salonda SEM eğitimlerimiz ve meslek içi eğitimler sürüyor.

2.- Ortak çalışma alanlarını geliştiriyoruz

Hâlihazırda Çağlayan, Bakırköy ve Kartal’da, Baronet üzerinden randevu alınarak kullanılabilen ortak çalışma ve müvekkil görüşme mekânlarımız bulunuyor. Bu mekânları ve kullanım biçimlerini daha da geliştirmeyi düşünüyoruz. Bu mekânları sembolik bedellerle kullanılabilecek ortak ofislere dönüştürmeyi hedefliyoruz. Yeni ortak ofisleri de meslektaşlarımızın hizmetine sunacağız.

3.- Adliyeler avukatların işyeri ve çalışma alanlarıdır

Bu nedenle başsavcılıklarla sürekli irtibat hâlindeyiz ve talepkârız. Mekânlarımızı çoğaltmak, kreş imkânı sağlamak gibi amaçlarımızın yanı sıra lokanta ve kafeteryaların bir kısmının Baro aracılığıyla avukatlara tahsisi için çaba harcıyoruz. Bu sağlanamazsa da önümüzdeki dönemde üç büyük adliyenin (Çağlayan, Kartal ve Bakırköy) yakınında avukat lokantası/baro lokali açmak için çalışmalara başladık.

Bu arada var olan alanlarımızı da daha verimli kullanıyoruz. Çağlayan ve Anadolu adliyelerindeki bazı baro birimlerine ortak çalışma masaları eklememiz bile birçok meslektaşımızın işini kolaylaştırdı.

İki yıllık yönetimimiz döneminde Bakırköy Adliyesi Ek Binasına 3, Çağlayan Adliyesine ve ek binasına 10, Anadolu Adliyesine 3 olmak üzere toplam 16 yeni e-duruşma odası yapıldı. Böylece e-duruşma kabini ihtiyacını büyük ölçüde karşıladık.

Belki küçük ama meslektaşlarımıza kolaylık sağlayan işleri bile düşündük. Çağlayan ve Anadolu adliyelerindeki baro birimlerimize, kadın meslektaşlarımızın acil durumlarda kullanabilmesi için ped dispenseri yerleştirdik. Hatta bu adliyelerdeki baro merkezlerimizin bulunduğu bölümlere ayakkabı cila makineleri bile koyduk.

4.- Baro odalarındaki bilgisayarları yeniledik

Meslektaşlarımızın adliyelerdeki işini kolaylaştırmak için, baro odalarımızda kullanılan ama ömrünü doldurduğu için sürekli sorun çıkaran ve kullanılamaz hâle gelen bilgisayarları yeniledik.

Büyük çoğunluğu baro odalarında kullanılan 250 bilgisayar yenilendi. Ayrıca 40 kadar bilgisayar işlemci ve RAM desteğiyle güçlendirildi. Baronun idari birimlerinde kullanılan bilgisayarları da hesaba kattığımızda, iki yılda 300 yeni bilgisayar envanterimize girdi.

Bu arada görme engelli meslektaşlarımızın baro odalarındaki bilgisayarlardan yararlanabilmesi için gerekli yazılımları yüklemeyi de ihmal etmedik.

5.- Teknolojik altyapıyı yeniledik

Baromuzun idari ve teknolojik altyapısı çok ihmal edilmişti. Bu işler bir maliyet kalemi olarak görülmüş ve ertelenmişti. Yönetime geldiğimizde, abonelikler yenilenmediği ve gerekli programlar alınmadığı için EBYS ve KEP sistemi bile kullanılmıyordu. Dört-beş ay tebligat gönderemeyen bir Baroyu devraldık. Üstelik kasada çalışma arkadaşlarımızın ekim ayı ücretlerini ödeyecek kadar para bile yoktu. Bu zorluklar bizi teknolojik altyapıyı yenilemekten alıkoymadı. Temel görevlerini bile yapamayan bir Barodan, teknolojik altyapı hamlelerini hızla başlatmış ve önemli ölçüde gerçekleştirmiş bir Baroya dönüştük.

Sunucularımızı ve sabit disklerimizi yeniledik, yedeklemelerimizi güvenli hâle getirdik.

İstanbul Barosunun dijital yüzünde önemli bir dönüşüm yaşandı. 2016’da hazırlanmış önceki internet sitemizi yeniledik. Yenilenen sitemiz görsel olarak daha modern bir yapıya kavuştu; erişilebilirlik, kullanım kolaylığı, düzen, hız ve içerik sunumu bakımından da çok daha güçlü bir yapıya ulaştı.

2002’den bu yana hizmet veren ve 79.775 kullanıcısı bulunan @istanbulbarosu.org.tr uzantılı e-posta sistemimiz yenilendi; modern ve hızlı sunucu mimarisiyle hizmet vermeye devam ediyor.

Yeni UYAP Downloader uygulamamızla meslektaşlarımız, UYAP dosyasındaki bütün evrakı klasör ya da evrak taşımadan kolayca bilgisayar ortamına indirme ve erişme imkânına kavuştu. Bakanlığın UYAP güncellemelerinin ardından bu uygulama engellense de girişimlerimiz sürüyor.

6.- Servis  hizmetini geliştirdik

Servis hizmetini yeni hatlar açarak ve var olan hatlarda sefer sayısını artırarak güçlendirdik.

  • Anadolu Adliyesi-İstanbul (Çağlayan) Adliyesi arasındaki servisler salı ve perşembe günleri 10.15-13.45 arasında 15 dakika arayla yapılmaya başlandı.
  • Yeni açılan Gaziosmanpaşa Adliyesine Çağlayan’dan karşılıklı 8+8, toplam 16 sefer faaliyete geçirildi.
  • Taksim-Çağlayan servisi, meslektaşlarımızdan ve stajyer meslektaşlarımızdan gelen talepler dikkate alınarak Şişhane-Taksim-Çağlayan olmak üzere üç noktadan hareketle faaliyete geçirildi.
  • Hukuk dışı tutuklamalarla Silivri Cezaevine avukat ziyaretinin ve duruşma yoğunluğunun artması nedeniyle bir dizi yeni hizmet ekledik: Silivri Cezaevi içerisindeki ring seferleri düzeltildi ve sefer sayısı kat kat artırıldı; servisler her cezaevinden hafta içi 15, hafta sonu 20 dakika arayla hareket ediyor. Kadıköy-Mecidiyeköy-Silivri servisi faaliyete başladı. TÜYAP-Silivri Cezaevi servisi, günde karşılıklı 4 sefer olarak faaliyete geçirildi.

7.- Avukatlar için indirim sağlayan anlaşmalar

Hastaneler, bankalar ve diğer kuruluşlarla yeni anlaşmalar yapılarak meslektaşlarımızın bazı hizmetleri daha uygun koşullarla almaları sağlandı.

8.- Saydam Baro

Mali şeffaflık, hesap verebilirliğin, katılımcılığın ve demokratik yönetim anlayışının olmazsa olmazıdır. Bu anlayışla “Şeffaf Baro” sözümüzü yerine getirdik. Genel kurulları beklemeden, Yönetim Kurulumuz görev başındayken Baronun gelirlerini, giderlerini ve kasa hesabını açıklamaya başladık. Yönetim Kurulumuzun kararıyla Baromuzun gelir ve giderleri, internet sitesindeki sabit “Şeffaf Baro” bölümünde belirli aralıklarla yayımlanıyor. Hesap vermekten çekinmeyen bir yönetim, hesabını genel kurulu beklemeden verir.

9.- İBB ile yenilenen destek protokolü

Önceki dönemde İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile imzalanan 48 milyon liralık adli yardım destek protokolü, bir yıllık uzatma öngörüyordu. Bu süre dolduğu için protokolü yeniledik ve destek tutarını 60 milyon liraya çıkardık. Yeni protokol, önümüzdeki günlerde İBB Meclisinin onayına sunulacak.

10.- Hukuk klinikleri

Adli Yardım Büromuz bu dönemde aynı zamanda bir hukuk eğitimi alanına dönüştü. Okan Üniversitesi ile 16 Aralık 2025’te imzaladığımız protokolle bir hukuk kliniği pilot uygulaması başlattık. On öğrenci, on rehber avukatımızın gözetiminde Kartal Adli Yardım Büromuzda başvuru kabulünden dava hazırlığına kadar bütün süreci yakından izledi.

Türkiye’de üniversite-baro iş birliğine dayalı klinik hukuk eğitimi bakımından öncü nitelik taşıyan bu uygulama, adli yardım mekanizmasının hukuk öğrencileri ve akademik çevreler nezdinde tanınmasına katkı sundu; adalete erişim bilinciyle mesleğe hazırlanan bir meslektaş kuşağının yetişmesi yönünde önemli bir adım oldu.

Rehberlik üstlenen meslektaşlarımıza buradan teşekkür ediyorum. Önümüzdeki dönemde bu iş birliğini, çok sayıda talep aldığımız diğer hukuk fakültelerine de açacağız.

BAŞLIK V: AVUKATLIK MESLEK FAALİYET ALANLARINI GENİŞLETTİK; SÜREKLİ EĞİTİM

Burada başlıcalarına özet olarak değinilecek.

1.- Anonim şirketlerde avukat istihdamı

Avukat bulundurması zorunlu olan anonim şirketlerle ilgili özel bir çalışma yürüttük. 13.338 şirkete yazı yazdık. Avukatı bulunmadığını tespit ettiğimiz 4.256 anonim şirket hakkında idari yaptırım uygulanması amacıyla suç duyurusunda bulunulmasını kararlaştırdık. 900 şirket hakkında suç duyurusu yapıldı ve yapılmaya devam edecek. Suç duyurularının ardından şirketlere idari para cezaları uygulandı. Böylece şirketlerin avukat bulundurma zorunluluğunu yerine getirmesini sağlayarak meslektaşlarımızın iş edinme olanaklarını genişlettik.

2.- Arzuhalciler sorunu

Halkın hak arama özgürlüğüne zarar veren ve avukatlık tekeline ait işleri yasa dışı biçimde yapan, Bakırköy bölgesinde 4, Küçükçekmece’de 4, Büyükçekmece’de 4, Anadolu Adliyesi çevresinde 1 ve Beykoz’da 1 arzuhalci hakkında suç duyurusunda bulunduk. İlgili belediyelere ve vergi dairelerine de başvurular yapıldı. Arzuhalcilere idari para cezaları uygulanmaya ve davalar açılmaya başlandı.

3.- Adli yardım

Adli yardımı yargıya erişimin anayasal güvencesi olarak ele aldık. Bu anlayışla, görevlendirmeden ödemeye kadar sistemi yeniden düzenledik.

Adli yardım nöbet ücretinde beş kat artış ve düzenli ödeme

Burada önemle belirtelim ki adli yardımda eğitim temelli, şeffaf ve otomatik görevlendirme düzenini geliştirdik. Belediyelerle yaptığımız anlaşmalar sonucunda adli yardım nöbetlerinin ve görevlendirmelerin sayısı arttığı gibi ücretlendirmede de çok ciddi bir artış gerçekleştirdik.

Vekâlet ücreti TBB tarifesine göre belirlense de adli yardım nöbet ücretlerini belirleme yetkisi Yönetim Kuruluna aittir. Göreve geldiğimizde 800 TL olan nöbet ücretini 2025’te 2.000 liraya, geçtiğimiz temmuz ayında da 4.000 liraya çıkardık.

Adli yardım bütçesini amacına uygun kullandık. Adli yardım vekâlet ücreti ödemeleri 2023’te 11 milyon 200 bin lira iken 2024’te 57 milyonu, 2025’te ise 100 milyonu aştı. Adli yardım avukatının emeğinin karşılığı aylarca bekletilemezdi. Gerektiğinde Baro bütçesinden aktarım yaparak meslektaşlarımızın mağduriyetini önledik. Şu anda ödemeler tamamen düzene girmiş olup görevlendirmeyi takip eden ayın ortasında, makbuz kesilmesi koşuluyla yapılıyor.

Görevlendirmede eşitlik ve şeffaflık sağladık. Sıradaki avukatı telefonla arama usulüne son verdik; CMK’daki gibi otomatik atama sistemine geçtik. Şubat 2026’da başlayan uygulama bugün bütün bölge bürolarımızda işliyor. Listelerde artık yalnızca görev almak isteyen 7.299 meslektaşımız yer alıyor. Şiddet ve istismar dosyalarında ise atamayı avukatla bizzat görüşerek yapmayı sürdürüyoruz.

Adli yardımı nitelikli savunma olarak gördük. İki yılda 3.304 meslektaşımız adli yardım, kadın hakları, çocuk hakları, vesayet ve mülteci hukuku eğitimlerini tamamlayarak sertifika aldı. Baromuzun yıllardır uyguladığı zorunlu eğitim, ivedi görevlendirme ve standart başvuru formu esasları, TBB Adli Yardım Yönetmeliği’ne girerek bütün Türkiye’de kural hâline geldi.

Bu dönemde 14.459 yurttaş adli yardım için Baromuza başvurdu. Başvuruların yüzde 88’i atamaya uygun bulundu. Başvurucuların yaklaşık yüzde 85’i kadın; başvuruların büyük çoğunluğu boşanma, şiddete karşı koruma ve nafaka uyuşmazlıklarından oluşuyor. İstanbul Barosu, bu kentte fiziksel, psikolojik ve ekonomik şiddet gören kadının mahkemeye ulaşabildiği başat kurumdur.

Bakırköy Adliyesi ek binasında yeni bir adli yardım birimi açtık. Beyoğlu Belediyesi ile imzaladığımız protokolle Kadın Danışma ve Yaşam Merkezi’nde her hafta adli yardım nöbeti tutuluyor. Silivri ve Sancaktepe belediyeleriyle de protokoller hazırladık. Kadınların adalete erişimini sağlamak için her ilçede kolaylıkla ulaşılabilir olmaya çalışıyoruz. Adli yardımı yurttaşın yaşadığı yere taşıyan bu modeli diğer ilçe belediyelerine de yaygınlaştıracağız.

4.- CMK: Ücretler ve eğitim

CMK ücretleri kanayan yaramızdır ve angaryaya dönüşmüştür. CMK ücretlerinin artırılması için merkezi düzeydeki mücadelemizi hem eylemlerle ve imza kampanyalarıyla hem de başvurular ve davalarla hukuken sürdürdük. 2026 CMK ücret tarifesinin iptali için Danıştay’da dava açtık; dava henüz sonuçlanmadı, Ocak ayında duruşma olacağını öngörüyoruz. Bu mücadelemiz sonuç alınıncaya dek devam edecek.

Aynı emeğe Avrupa’daki karşılığı

Bu mücadeleyi somut verilere dayandırmak için CMK ücretlerini beş Avrupa Birliği ülkesiyle karşılaştırdık: Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika ve İspanya. Tablo açıktır.

Bugün asliye ceza mahkemesinde bir dosyayı baştan sona takip eden meslektaşımıza 6.904 lira, ağır ceza dosyası için 12.387 lira ödeniyor. Hollanda’da aynı aşamadaki dosya için ödenen ücret, bizdekinin yaklaşık sekiz katıdır. Bu oran Almanya’da altı katın üzerinde, Fransa ve İspanya’da ise üç kat civarındadır. Ağır ceza düzeyinde fark on kata yaklaşıyor.

Sorun yalnızca tutar değil, tarifenin mantığıdır. Almanya’da zorunlu müdafiye her duruşma günü için ayrıca ödeme yapılır. Hollanda’da ek duruşma, tutukluluk incelemesi, hatta harcanan ek saatler ayrıca karşılanır. Bizde ise dosya tek duruşmada bitsin ya da yıllarca sürsün, sanık tutuklu olsun ya da olmasın, ödenen tutar aynıdır. Yargılama uzadıkça avukatın emeği büyür, ücreti erir. Hollanda’da tutar her yıl kanuni bir formülle kendiliğinden güncellenirken biz her yıl bir tebliği beklemek zorunda kalıyoruz.

Hedefimiz Avrupa standardını yakalamakla sınırlı değildir. Anayasamız, adil yargılanma hakkı bakımından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ötesine geçen bir güvence öngörür. Anayasa’nın 36. maddesi de Sözleşme’nin 6. maddesi de ücretsiz müdafi yardımının etkili olmasını gerektirir. Emeğinin karşılığını alamayan bir müdafiden etkili savunma beklemek, adil yargılanma hakkını kâğıt üstünde bırakmaktır. Bu nedenle savunma emeğine biçilen değer, Anayasa’nın öngördüğü güvencenin gerisinde kalamaz.

Bu doğrultuda şu başlıklarda çalışacağız:

  • Ücretin dosya başına değil, aşama ve duruşma günü esasına göre ödenmesi,
  • Tutukluluk, uzun yargılama ve dosya hacmi için ek ödeme kalemleri,
  • Ücretlerin kanuni bir endeksle her yıl kendiliğinden güncellenmesi,
  • CMK ücretlerinin vergilendirilmesinin gözden geçirilmesi,
  • Ödemelerin zamanında yapılmasının güvenceye bağlanması.

Yetkimizin bulunduğu alanda bunun yapılabileceğini gösterdik: Adli yardım nöbet ücretini 800 liradan 4.000 liraya çıkardık, ödemeleri her ay düzenli hâle getirdik. CMK’da belirleme yetkisi merkezdedir; ama aynı kararlılıkla, avukatın emeğinin Avrupa’daki meslektaşının emeğinden daha az değerli sayılmadığı bir tarife için mücadelemizi sürdüreceğiz.

Dönem başında CMK eğitimi bekleyen 1.919 meslektaşımız vardı. 44 seminerle 4.021 avukata eğitim vererek bekleme listesini erittik.

Çok yönlü eğitim faaliyetleri

5.- Staj  Eğitim Merkezi (SEM)

İki yıllık dönemde yaklaşık 4.000 stajyer avukat eğitim aldı. Bu eğitimleri, stajyerlerin erişimini kolaylaştırmak için iki yakada da farklı birimlerimizde sürdürdük. Anadolu Yakasında bir eğitim salonu açarak stajyerlerimizin kendi birimimizde eğitim görmesine olanak tanıdık. Pera’daki yeni eğitim binamız da en yeni donanımıyla konforlu ve erişilebilir bir eğitimin önünü açtı.

6.- Vasi, Kayyım, Yasal danışman, Tereke yöneticisi, Miras ortaklığına temsilci ve hukuki yardım eğitimi

İstanbul Barosu Yönetim Kurulunun 13.06.2024 tarihli kararıyla, eğitimler sonucunda bir çalışma grubu oluşturulmasına, bu grubun İstanbul’daki ilgili adalet komisyonu başkanlıklarına ve Bölge Adliye Mahkemesi Başkanlığına bildirilmesine ve mahkemelerden gelen taleplerin listedeki sıra esas alınarak karşılanmasına karar verilmişti. Bu doğrultuda İstanbul’un birçok bölgesinde 438 meslektaşımıza eğitim verdik.

7.- Yabancı dil kursları

Genel İngilizce, Hukuk İngilizcesi, Hukuk Almancası, Hukuk Fransızcası ve Hukuk Arapçası olmak üzere toplam 1.000 meslektaşımıza yabancı dil eğitimi verdik.

8.- Avrupa Devletleri Baroları ile işbirliği

Bu dönemde yurt dışı barolarla ilişkimiz nitelik değiştirdi. Silivri’deki duruşma salonunu dolduran Avrupalı meslektaşlarımızın dayanışmasını kalıcı iş birliğine dönüştürdük. Berlin Barosu ile 4 Eylül’de avukat ve stajyer avukat değişim protokolü imzaladık. Brüksel Barosu ile 22 Eylül’de Kardeş Baro Sözleşmesi’ni imzaladık. Bolonya Barosu ile de değişim programı öngören bir iş birliği niyet beyanı imzaladık. Diğer Avrupa barolarıyla görüşmelerimiz sürüyor.

Yurt dışı barolarla imzaladığımız anlaşmalar için “Bunlar İstanbul’daki avukata ne kazandırıyor?” diye soran meslektaşlarımız var. Bu, sorulması gereken bir sorudur. Cevabını da somut olarak vermek isteriz.

Bu ilişkilerin değerini en iyi biz, son iki yılda gördük. Baromuzun yönetimi yargılanırken Silivri’deki salonu 30 yabancı barodan ve 17 uluslararası kuruluştan gelen 60’tan fazla meslektaşımız doldurdu. Uluslararası kuruluşlar mahkemeye iki ayrı hukuki görüş sundu. Meslektaşımız Av. Hatice Kocaefe öldürüldüğünde de Avrupa’nın baroları kısa süre içinde seslerini yükselttiler. Berlin, Brüksel ve Bolonya barolarıyla imzaladığımız anlaşmalar, bu dayanışmayı zor günlere bırakmadan kalıcı bir yapıya bağlıyor. Bugün hedefte olan avukatın arkasında kendi barosuyla birlikte Avrupa’nın baroları da durmalıdır.

İkinci kazanım genç meslektaşlarımız için. Bu anlaşmalarla genç avukatlarımız ve stajyerlerimiz, Avrupa’daki hukuk bürolarında ve baro birimlerinde mesleği yerinde görecek. Vize süreçlerinde barolar davet mektubuyla destek olacak. Brüksel ile imzaladığımız sözleşme, eğitimlerin karşılıklı tanınmasını ve diğer baroya kaydolmak isteyen avukata bilgi ve destek sağlanmasını da düzenliyor. Yabancı müvekkille, uluslararası dosyayla çalışmak isteyen her genç meslektaşımız için bu somut bir olanaktır.

Bu anlaşmaları imzalamakla yetinmeyeceğiz. Önümüzdeki dönemde değişim programlarını yürütecek bir birim kuracağız. Başvuruları açık ilan ve önceden duyurulan ölçütlerle alacağız. İlk meslektaşlarımızı yola çıkaracağız. Bu anlaşmaların değerini, programdan dönen meslektaşlarımızın deneyimi gösterecek.

BAŞLIK VI: BARO BAŞKANI OLARAK ÜYELERİMİZE KARŞI SORUMLULUĞUM

Baro Başkanı olarak Avukatlık Kanunu’nun 98. ve diğer maddelerinin verdiği görevleri tam bir tarafsızlıkla ve İstanbul Barosunun dünya ölçeğinde emsalsiz niteliğine yaraşır biçimde yerine getirmeye çalıştım.

En başta Baro Yönetim Kurulu ile tam bir uyum içinde, kolektif bir anlayışla Avukatlık Kanunu’nun bize verdiği görevleri en titiz biçimde yerine getirdik.

TBB delegelerimiz ile Denetleme ve Disiplin kurullarımızın katılımıyla düzenli olarak istişari nitelikte Genişletilmiş Yönetim Kurulu toplantıları yaptık. Benzer toplantıları, sayıları 40’ı aşan komisyon, merkez ve meclislerin yönetici ve temsilcileriyle de yaptık. Böylece katılımı ve ortak yönetim kültürünü sürekli geliştirdik. Baro Meclisini işlevsel kılmak için çok çaba gösterdik.

Kurumsal sürekliliği ve gelişimi pekiştirmek için geçmişin katkılarını her zaman takdirle andık ve geleceğe baktık.

Baronun her zaman bağımsız, demokratik ve özerk bir hukuk ve yargı kurumu niteliğini öne çıkardım.[8]

İki yıllık yönetimimiz boyunca önceki dönem başkanlarını Baro etkinliklerine katmak için azami çaba gösterdim.

Dahası, meslekte belli kıdem yılını dolduranlara takdim ettiğimiz plaketlerin ötesinde, Baromuzun 90 yaşın üzerindeki üstatlarına onur madalyası sunmak için kendilerine ulaştık. Sayıları 100’e yaklaşan üstatlarımıza bir kez daha minnet duygularımı ifade ediyor, kendilerine esenlikli nice yıllar diliyorum.

Bu yüce yargı kurumunda hukuk yoluyla demokrasi uygulamasını en üst düzeye taşıdık. Ocak 2025’ten 23 Şubat 2025 Olağanüstü Genel Kuruluna uzanan süreç, bir demokratik kucaklaşmaydı. İstanbul Barosu olarak, seçim bileşenleriyle birlikte iki yıl boyunca hukuk yoluyla demokrasi dersini verdik. Bu, demokratik bir kurum olarak İstanbul Barosunun tarihsel misyonu olarak özetlenebilir.

İki yıl boyunca bir hukuk kurumu olan Baroyu her zaman yargı uygulaması kurumu çizgisine çekmek ve orada tutmak için çok çaba gösterdik.

Katılımcı, kapsayıcı ve paylaşımcı bir yönetim anlayışıyla gelenlerin yanı sıra çağırdıklarımızla da çalıştık. Avukatlık Mesleğinin Korunması Avrupa Sözleşmesi’nin imzaya açılmasının ikinci haftasında, 27 Mayıs 2025’te düzenlediğimiz Uluslararası Kolokyum’dan “Anayasallaşmasının 25. Yılında Adil Yargılanma Hakkı” çalıştayına kadar her kapsamlı etkinliğe önceki başkanları ve 2024’te birbiriyle yarışan grupların temsilcilerini davet ettik.

Baro bir siyasal parti ya da meclis değildir. Bu nedenle İstanbul Barosunda  seçim konuşulmadı, seçim kampanyası yapılmadı.

BAŞLIK VII: ANAYASA (1876) VE İSTANBUL BAROSU (1878): 150. YIL (İKİ AY VE İKİ YIL)

Devlet, Anayasa ile doğar ve Anayasa ile yaşar. Türkiye Cumhuriyeti de Anayasa ile kuruldu ve varlığını ancak Anayasa ile sürdürebilir. Hukuk kuralları bütünü olarak tanımlanan hukuk devleti, yöneten ile yönetilenler arasında hukukça eşit yönetim anlayışı üzerine temellenir. Hukuk devleti, erkler ayrılığına dayanan devlet örgütüyle ve normlar hiyerarşisini yansıtan hukuk yapısıyla örtüşür.

Anayasa’nın 2017 öncesinden yürürlükte kalan hükümleri, 2017’de konulan hükümleri ve 2017 sonrasındaki iktidar uygulamaları arasındaki ayrışmalar, Türkiye Cumhuriyeti’nin 2. maddede öngörülen niteliklerinin içini boşaltmıştır.

Üç anayasal hâl ne demektir?

2017 düzenlemeleri ve özellikle Anayasa’nın 104, 105 ve 159. maddelerinde yapılan değişiklikler, Anayasa’nın iç tutarlılığını ortadan kaldırmıştır. 2017 değişiklikleri içinde demokratik hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayan başlıca hususlar şunlardır:

  • Siyaseti bir kişiye indirgeyen düzenlemeler,
  • Siyaset tekeline sahip kişinin siyasal denetimden bağışık tutulması,
  • Devlet ve hükûmet yetkilerini elinde toplayan kişinin hesap vermek zorunda olmaması,
  • Aynı kişinin oldukça geniş normatif yetkilerle donatılmış olması,
  • Yine aynı kişinin yargı üzerindeki geniş yetkileri.

2017 değişiklikleri sonrasındaki uygulamalar ise bizzat 2017 değişiklikleriyle oluşturulmuş anayasal kurallara da aykırıdır:

  • Parti başkanlığı ve tarafgir yönetim, Anayasa’nın emredici hükümleriyle bağdaşmamaktadır.
  • Cumhurbaşkanlığı kararnamesi (CBK) çıkarma yetkisi sistematik biçimde Anayasa’ya aykırı olarak kullanılmaktadır.

Özetle 15 Temmuz darbe girişimini fırsata çevirerek yapılan değişiklik, demokratik hukuk devletiyle çelişen bir “OHAL Anayasası”dır. 2017’de yapılan başlıca değişiklikler, içerik bakımından “anayasal OHAL” olarak nitelendirilebilir. Uygulaması ise “kalıcı anayasal OHAL” nitelemesini beraberinde getirmiştir.

2017 kurgusu otoriter düzenlemeler yapmış olsa da özellikle özgürlükler anayasa hukuku bağlamında demokratik hükümler yürürlüktedir. Ne var ki otoriter nitelikteki hükümler yoluyla ortaya çıkan “fiilî ve keyfî uygulama” alanları yürütmeyle sınırlı kalmamış; yasama ve yargı organlarının kullandığı “kaynağını Anayasa’dan almayan” kimi yetkiler de fiilî ve keyfî olarak nitelenebilir hâle gelmiştir[9].

Doğru anayasal bilgi ve bu bilgiyi dava sürecinde kullanma becerisi, jurisdictio yolunu açar.

Savunma, Anayasa’ya saygı için ne yapabilir? Hep bu sorunun yanıtını aradım. Yanıt için çifte süreç dikkate alınmalıdır: Savunmanın yargılama sürecinde, sav+savunma+hüküm diyalektiğinde Anayasa’ya ve hukuka saygı yolunda işlevsel kılınması; kurumsal ölçekte ise baroların Anayasa’ya saygı ve hukuku etkili kılmak için dayanışma ve kararlılık iradelerinin öne çıkarılması.

Bu iradeyi iki yıllık uygulamada somut olarak da ortaya koyduk. “Anayasa’yı açıkça ve sistematik olarak ihlal eden yargı mensupları avukatlık yapamaz” başlıklı açıklamamızda şunu söyledik[10]: Avukatlık mesleğinin en temel koşulu, insan hakları temelinde Anayasa’ya ve hukuka saygıdır. Avukatlık Kanunu’nda açıkça yer alan bu gereklere ve avukatlık andına açıkça aykırı davranan savcı ve yargıçlar, avukatlık mesleğine kabul koşullarından yoksundur. Anayasa’ya açıkça aykırı kayyum uygulamalarında araçsallaştırılan yargı mensuplarının savunma mesleğiyle anılması bile avukat haysiyetini zedeler.

Aynı açıklamada, başta siyasiler olmak üzere yasama, yürütme ve yargı mensuplarını Anayasa’ya ve savunma mesleğine saygı göstermeye çağırdık. Bu çağrıyı bugün bu kürsüden yineliyorum.

Anayasa’ya saygı, anayasal bilgi kirliliği aşılarak, doğru anayasal ve hukuki bilgi yoluyla sağlanabilir. Anayasal bilgilenme hakkı, olmayanları varmış gibi gösterme ikiyüzlülüğünden vazgeçme farkındalığı yaratabilir. Örneğin hükûmet, Bakanlar Kurulu, siyasal sorumluluk, karar alma düzenekleri, anayasal denge ve denetim düzenekleri, 2017 kurgusuyla kaldırıldığı hâlde varmış gibi kullanılan kavramlar arasında yer almaktadır.

Öte yandan sıkça kullanılan Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi (CBHS) kavramının da anayasal dayanağı bulunmamakta; çünkü yürütme yetkisi “tek kişi”de toplanmıştır. Karşılaştırmalı anayasa hukukunda da böyle bir “sistem” ve adlandırma yoktur. Parti genel başkanlığı yoluyla yürütmeye ilişkin bütün yetkilerin ve devleti temsil yetkilerinin aynı kişide birleştiği “tek kişi yönetimi” kurgusu ve uygulanışı, Cumhurbaşkanı, hükûmet ve sistem kavramlarını dışlamaktadır.

Demokrasinin normatif altyapısı olarak hak ve özgürlüklere ilişkin Anayasa hükümleri (md. 12-74) 2017’de değişiklik alanının dışında bırakılmış olmakla birlikte, Cumhuriyet’in temel organları olarak yasama, yürütme ve yargı (md. 75-160) oluşum, işleyiş ve sona erme bakımından yeniden yapılandırıldı.

Barolar ve savunma, hak ve özgürlük kazanımlarını örtülü biçimde de olsa tanıyan, ama anayasa biliminin gereklerini yadsıyan anayasal ve siyasal kurgu karşısında yaşamsal bir işleve sahiptir. Savunma ve savunma örgütleri, demokrasinin normatif altyapısı olan ve özgürlükler anayasa hukukunun gereklerini yansıtan hak ve özgürlük düzenlemelerine saygıyı sağlamak için, fikrî düzlemde, dayanışma sürecinde ve eylemli olarak bunları etkili kılmaya elverişli yol ve yöntemler geliştirmelidir.

Demokrasinin normatif altyapısı (2001) ve hukuk devleti için gerekli erkler ayrılığı (çatı/2017) arasındaki ayrışma, hukuk dünyasının gündeminin baş sıralarında yer almalıdır. Bu, büyük resim farkındalığı olarak da adlandırılabilir. Bu konuda savunmaya özel görevler düşüyor. Çünkü büyük ayrışma sürecinde başlatılan demokratik meşruluk sorgulaması eşliğinde baroları bölme ve parçalama, savunmayı itibarsızlaştırma, savın savunmaya saldırısı, kamusallık kavramında aşınma gibi birbirini izleyen olumsuzluklar zinciri süreklilik arz ediyor.

Barolar, bir yandan hukuk devleti ve hukuk toplumunun, öte yandan demokratik devlet ve demokratik toplumun kesişme eşiğinde yer alır. Bu nedenle,  “barolar bağımsız, avukatlar özgür değilse adalet çöker”. İnsan hakları değerlerini ilerletme ereğiyle olumsuzlukları aşma sürecinde baroların görev ve sorumluluğu kayda değerdir. Bu çerçevede, “insan hakları düşmanları”nın en aza indirilmesi için insan hakları değerlerini birleştirici, kucaklayıcı ve eşitleyici anlamda yaygınlaştırmak gerekir. Bunlar, “özgürlük-eşitlik-haysiyet” denklemini gerçekleştirmeye elverişli yurttaşlık, laiklik, demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerdir.

Bütün bu değerleri en yetkin biçimde ilerletmeye elverişli tek meslek, savunma mesleğidir. Bu yönde yapılacak çalışmalar, geniş anlamıyla anayasal düzeni sahiplenme, savunma ve sürdürme ereğiyle yürütülen etkinliklerdir.

İtibarsızlaştırmanın kaynak ve nedenleri üzerinde çok çalıştık ve çözüm yolunda hayli mesafe kat ettik. Bunları başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz:

  • Savunma ayrıcalıkları farkındalığı: Yargılama sürecinin eşit bileşeni olarak savunma, demokratik, çevresel ve toplumsal adaletin de bekçisidir. Bu bakımdan avukatın görevi duruşma salonlarıyla sınırlı değildir. Normatif bakımdan anayasal ve hukuki düzenin bütününü kucaklaması, zaman bakımından dava sürecinin bütününde yer alması, mekân bakımından ise aynı zaman diliminde sınır tanımayan bir yetki esnekliğine sahip olması, savunmayı sav ve hüküm karşısında ayrıcalıklı kılar. Dahası savunma, Anayasa’nın 138. maddesine göre “hukukun keşfi” sürecinde kilit bir işleve sahiptir. Bu bakımdan Fransa baro çevrelerinde kullanılan “Les bons avocats font les bons juges” (İyi avukatlar iyi hâkimler yaratır) deyişi pek gerçekçidir.
  • Çifte saygınlık farkındalığı: Savunmanın saygınlığı, iç saygınlık ve dış saygınlık kavramlarının anlamlandırılması ölçüsünde sağlanabilir. İç saygınlık için hukukun ortak dili, hukukçuların ortak davranışı ve dayanışması öne çıkar. Dış saygınlık ise avukatların hedef gösterilmesine karşı, başta diğer yargı bileşenleri gelmek üzere yasama ve yürütme organlarına, bütün iktidar odaklarına karşı ortak tavır alınmasını gerekli kılar.
  • Savunma dayanışması: Avukatlar arasında “fikir/dayanışma/eylem” üçlüsünde dayanışma halkaları, bireysel, birlikte ve kurumsal (Baro) olarak, yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde örülmeli ve pekiştirilmelidir.
  • Hukukçu ortak paydasını pekiştirmek: Siyasal farklılıklar ancak ortak hukuk normu içinde korunabilir ve sürdürülebilir. Hukuk ortak paydası, demokratik çeşitlilik için olduğu kadar demografik ve biyolojik çeşitliliğin de güvencesidir. Hukuk, “özgürlük/eşitlik/adalet” ülküsünde toplum üyelerini birleştiren ve koruyan normlar bütünüdür.
  • Şiddet ve silah karşıtlığı: Şiddete ve her türlü silahlanmaya karşı ortak söylem ve eylem geliştirmek, savunmaya yönelik saldırılarla birlikte her türlü şiddet ve zor kullanımının azalmasına da katkı sağlar.
  • Kamusallık bilincini geliştirmek: Kamusallık bilinci, eşit özgürlük anlayışına ve insan haklarının ilerletilmesine katkıda bulunur. Savunma, “kamu” sözcüğünün hemen bütün türevlerinin, devlete ve topluma dönük yönlerinin merkezinde yer alır. Bu bakımdan savunma, kamusallığın gelişmesine katkıda bulunmaya en elverişli meslektir; bunun gereklerini yerine getirebildiği ölçüde kendisine yönelik tehdit ve tehlikeleri de en aza indirebilir.
  • Dayanışma ağını pekiştirmek: Bugüne dek örülmesine katkı sunduğumuz yerel, ulusal ve uluslararası savunma dayanışması (hakkı) ağını pekiştirmek.

Anayasa gündemi bakımından; sav+savunma+hüküm diyalektiğinde, hukukun omuriliği olarak nitelenen anayasal norm üzerine söylemimizin anahtar kavramları şunlar oldu:

  • Gerçek ve sözde anayasal gündem ayrımını ortadan kaldırmak için doğru ve gerçek bilgi temelinde, daha doğrusu anayasa biliminin gerekleri doğrultusunda anayasal bilgilenme hakkı, Anayasa’nın toplumsallaşması bakımından da işlevseldir.
  • Görev+yetki+sorumluluk makamında bulunan kişi ve kurumların Anayasa’ya ve hukuk düzenine saygısı esastır.
  • Anayasa değişikliğine ilişkin gündemde ise öncelik, TBMM önünde sorumlu bir hükûmetin yeniden kurulması olmalıdır. Çünkü siyasal sorumluluk düzeneğinin bulunmadığı bir devlette, bugün olduğu gibi, diğer sorumluluk halkalarının işletilmesi mümkün değildir.

Savunma, demokrasinin normatif altyapısının kararlı bekçiliğini yaparken yasama, yürütme ve yargı organlarının işlem ve eylemlerinin Anayasa’nın emredici ve yasaklayıcı hükümlerine uygunluğunu gözetmekle de yükümlüdür.

VE İSTANBUL BAROSUNUN 150. YILI

Konuşmama Kanun-i Esasi ile başladım. İktidarı sınırlamak için doğan Anayasa ile savunmayı kurumsallaştırmak için doğan Baronun mirasının bekçiliği, 150 yıl sonra yine bize düşüyor.

Bunun için bu Genel Kurulda 150. Yıl Armağanı kitap çalışmasını başlatıyorum.

Sayın Divan Başkanı,

Seçimde yarışacak gruplar birer temsilci belirlesin; 150. Yıl Armağanı hazırlama heyetini bugün oluşturalım.

İstanbul Barosu 150. yılına girerken savunmanın gündemi açıktır:

  • Savunma görevini yerine getiren hiçbir avukat, görevini yerine getiren hiçbir baro yöneticisi bu nedenle yargılanmamalıdır.
  • Türkiye Cumhuriyeti, Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni onaylamalıdır.  Onaylandığı takdirde ilk işimiz uzmanlar komitesi GRAVO’ya başvurarak Türkiye’de avukatların karşı karşıya kaldığı tehlikeleri ve CMK angaryasına ilişkin ilke kararları alınmasını sağlamak olacaktır.
  • Baroları bölen 7249 sayılı Kanun’un yarattığı düzen sona ermeli, barolar kamu kurumu niteliğine uygun biçimde bütünlüğüne kavuşmalıdır.
  • CMK ücretleri en az Avrupa standardında, avukatın emeğine yaraşır düzeye çıkarılmalı; ücret, duruşma ve emekle orantılı hâle getirilmeli, adli yardım ödeneği başvuru hacmiyle uyumlu biçimde artırılmalıdır.
  • Stajyer avukatlar ve meslekteki ilk beş yılındaki meslektaşlarımız için sosyal devlet gerekleri uygulanmalıdır.
  • Sav, savunma ve hükmü ortak bir yasaya bağlayan bir adil yargılanma kod yasası çıkarılmalıdır.

Bu gündem, İstanbul Barosunun ortak gündemidir. Yarın sandıktan hangi irade çıkarsa çıksın, 150. yılına giden Baromuzun bağımsızlığı hepimizin ortak sorumluluğudur.

23 Şubat 2025 Olağanüstü Genel Kurul konuşmamı noktaladığım gibi:

“Haydi, insan haklarına dayanan laik ve demokratik Cumhuriyet için fikir, dayanışma ve eylem!”

[1]Baroların hukuki statüsü üzerine bkz. Savunmayı Savunmak İçin Tarihî Sorumluluk / Olağanüstü Genel Kurul, 23 Şubat 2025 (İstanbul Barosu yay.).

[2]Bkz. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Kanun no: 2709; kabul tarihi: 7/11/1982 (halkoylaması).

[3]Ayrıntılı bilgi için bkz. Savunmayı Savunmak İçin Tarihî Sorumluluk: 23 Şubat 2025 (Haliç Kongre Merkezi) Olağanüstü Genel Kurul metinleri.

[4]Bu tespit önemlidir; çünkü 2017 kurgusu, 2. maddenin içeriğini boşaltmış bulunuyor.

[5]AYM bunu Can Atalay kararlarında en ileri eşiğe taşıdı. AYM’nin özgürlük lehine yorum ilkesini uyguladığı 14. maddeyi Yargıtay 3. Ceza Dairesi tam tersine “yaptırım” yönünde yorumladı ve Atalay kararını uygulamadı. Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. İbrahim Ö. Kaboğlu, “Yargıtay Kararı ve Anayasal Yokluk Hali”, Legal Blog, 16 Kasım 2023.

[6]Fazıl Sağlam, “Anayasa Mahkemesinin İnsan Haklarını Koruma İşlevinde Göze Çarpan Etkisizleşme”, Cumhuriyetin 100. Yılı Anayasa Armağanı (Ed.: İbrahim Ö. Kaboğlu), s. 127.

[7]Adil yargılanma hakkı bakımından Anayasamız, İHAS’a göre azami standart kuralını yansıtmaktadır.

[8]Yurt dışına hitaben yaptığım çevrimiçi toplantıları makamdan yapmam, kamu kurumu kimliğini  görsel olarak da ortaya koyma ve görünür kılma amacına yönelikti.

[9]Tipik bir örnek: İstifa eden bakanlar için Resmî Gazete’de kullanılan “af talebi” ve “af talebinin kabul edilmesi” ifadeleri, Anayasa’nın 6. maddesine açıkça aykırı olduğu gibi hukuk devleti (md. 2) ve Anayasa’nın üstünlüğü (md. 11) ilkelerine de aykırıdır.

[10]Bunlara, Anayasa’yı açıkça ihlal eden yargı mensuplarını teşhir etme, onlar aleyhine suç duyurusunda bulunma, dahası emekli olan hâkim ve savcıların savunma mesleğine kabul edilmemesi gibi yol ve yöntemler de dahil edilebilir (Aralık 2024; İstanbul Barosu açıklaması). Açıklama tarihi ve Başsavcılığın soruşturma başlatması birbirine hayli yakındır.

Yoruma kapalı.